5 Mart 2013 Salı

Hana Yori Dango Anime ve Japon Live Action Uyarlama Vs Kore Uyarlama Kkotboda Namja

Normalde animelerin Live Action yani televizyon dizisi haline getirilmesi olayına pek de sıcak bakmam. Ancak Hana Yori Dango bu düşüncemi yıkan yegane animedir. İyi ki birileri bu seriyi kanlı calı hale koyup dizi haline getirmiş. Çünkü anime versiyonu benim için en berbat animeler listesinde ilk 5'te yer alıyor desem abartmış olmam. Aynı dönemde, hemen öncesi Marmelade Boy'u izlemiştim ve benzer tarzı olduğunu varsayarak izleme bahtsızlığına uğradım. Resmen harcanmış bir seriydi. Bu animeyi yapmak tam bir zevksizlik örneği olmuş. Karakterler çok ot ve çirkin, çizimler donuk ve ruhsuz. Biliyorum ki animeler sadece konu değil görsel anlamda da genelde mangaya bağlı kalınarak oluşturuluyor. Ancak özellikle hele o Rui karakteri yok mu? Yüz ifadesi psikopat katiller gibi. Aslında hiçbirinde bir sevimlilik yoktu ki! Tabii bu benim naçizane görüşümdür. Ancak anavatanında nasıl bu kadar büyük bir ilgi gördü bilemiyorum.  Seriyi sadece konusu hatırına güç bela bitirebildiğimde mangası böylesi popülerlik kazanmş bir anime için tamamen zaman kaybı demiştim. Bir kez daha animeye uyarlansa çok iyi sonuçlar ortaya çıkabilir. Ancak Japonya'da animeler pek yeniden yapımıyor ne yazık ki.

Gelelim iki televizyon dizisi uyarlamasına. Benim ilk gözağrım Hana Yori Dango: Japonya Live Action versiyonudur. Manga'ya büyük oranda sadık kalınarak yapıldı ve güzel bir finalle sonlandırıldı. (Birileri bu finalin güzel bir anime versiyonunu yapsa ne iyi olur.) Göze batan noktalarına gelince: Serinin müzk albümlerini de seslendiren Arashi grubu üyesi Tsukasa'yı canlandıran Jun Matsumoto'nun ve Rui'yi canlandıran Shun Oguri'nin oyunculuğunu pek beğenmedim. Rui 'de sanırım mangadan gelen bir uyuzluk var. Genelde  ekrana anime ya da manga kaynaklı bir live action uyarlanıyorsa nedense sanki oyuncular anime karakteri gibi davranıyor. İşte ben bu tazı sevmiyorum. Live Action'lardan kaçmamın sebebi de sanırım bu. Ancak kimi sahneler oldukça etkileyiciydi. Başrol kadın karakterimiz Tsukushi'yi canlandıran oyuncu Inoue Mao özellikle kore veriyonundaki oyuncu Ku Hye-sun ile kıyaslandığında çok daha başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Ancak seri doksanlardan geldiği için şu an izlemesi keyif veriyor diyemeyeceğim.  


Bu bağlamda Kore versiyonu Kkotboda Namja daha ılımlı ve duygusal sayılabilir. Karakterlerin iç dünyalarına ya da ilişkilerine daha fazla yer verilmiş. Ancak ben ve benim gibi aslına sadık kalınmayan senaryosu yüzünden oyuncuları hatırına izlenilebilir kabul edilse de biraz uyduruk yapılmış hissi uyandırıyor. Özellikle Ku Hye-sun'nu oynadığı O "Jandi" karakterinin mimik ve tavırları öyle yapay ve iticiydi ki bazı bölümlerde katlanamadım. Sanki bir beyin özürü varmış hissi uyandırıyordu. Japon versiyonunda zaman zaman yetersiz olarak nitelendirdiğim duygusallık kore versiyonunda biraz fazla abartılmış gibiydi. Hele o final kimin fikriydi bilemiyorum! Sanırım biz insanoğlu memnun edilmesi zor yaratıklarız. Oyuncuların hemen hemen hepsi hayli ünlü oldular bu dizi sonrası. Kim Hyun-joong (aynı zamanda SS501 adlı hayli ünlü bir müzik grubunda solist ve ünü dizi öncesine dayaniyor), Lee Min Ho (toplamda 4 tane dizini izlediğim bir oyuncu. Ancak Kkotboda Namja'da dahil çok başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim) Kim Bum (En son bildigim kadarıyla bir sineması gösterimdeydi) Yapım, ülkemizde internet ve başarılı fansub çalışmaları sayesinde hayli geniş bir izleyici kitlesina sahip olan Kore dizileri içerisinde klasiklerden biri olarak sayılabilir yine de.Bu arada her zamanki gibi TRT bize bir güzelik yaptı ve TRT Okul kanalında Kkotboda Namja'yı Yaban Çiçeği adıyla yayınlamaya başladı. Bu isim ne kadar uydu tartışması yapmayacağım. Parantez içi Boys Over Flower biçiminde adlandırmasa büyük olasılıkla pekçok izleyicinin de gözünden kaçaçaktı bu güzelim yapım. Ayrıca sonunda bu diziyi ekrana taşıyabilen bir kanal olduğu için memnuniyet duyuyorum. Yanlız Jandi karakterinin sesini pek hoş bulduğumu söyleyemeyeceğim. F4 karakter sesleriyse gayet iyi gitmiş. Dizi öncesi Radi Hoca yorumlarini izlemekten de eğlenceliydi benim için. Bir de TRT'nin bu dizi de bile sansür uygulamasına  bir anlam veremedim. Gayet derli toplu ve zararsız görüntüler içeriyordu. Bazen cidden saçmalıyorlar.


Bir süre önce Türkiye'de de benzer bir proje olacağını duymuş ve hayli heyecanlanmıştım. Ancak Güneşi Beklerken adı ile yayınlanan dizi başladığında okul sahibi zengin çocuk ve orta gelirli aile kızı dışında benzerlik olmayan bir senaryo ile karşılaşınca aynı beklentiyle ekran karşına geçen pek çok izleyici gibi tam bir hayal kırıklığı yaşadım. F4'ten eser yokken dizi zaten vaadettiği çizginin dışına çıktı. Ancak bu dizi uyarlama beklentisiyle izlenmezse bence konu itibariyle beş uyaramadan çok daha çekici öğeler barındırıyor ve bu haliyle kanımca oldukça da başarılı. Ayrıca Hana Yori Dango ve Kkotboda Namja'dan alınmış birçok kareyi  dizide öyle ya da böyle görmek mümkün.



Kkotboda Namja Dizi müziklerinin şarkı sözleri için Tıklayın
Kore Dizilerim Blogu

Lady Georgie



Herhalde 80'lerin ortalarıydı. TRT'nin çok uzun zamandır arattığı o renkli dönemde (ama televızyonumuz sıyah-beyazdı:)) hayal meyal hatırladığım hatıralardan biri, oturduğumuz semtteki cıvıl cıvıl bir çocuk ve oyun ortamında Lady Georgıe başladığı saatte tek bir çocuğun kalmadığı ve sadece kendimizin değil pekçoğumuzun annelerinin de de tabiki sayemizde müptelası olduğu bu animeyi izlemekti. Seneler çabuk geçiyor. Lady Georgie uzun süre sadece anılarda hoş bir yer edindi. Show Tv'den sonra Trt 2'de ve daha kim bilir kaç kanalda daha izleme imkanı bulduk. Bizler büyümüstük. Yeni nesiller sevdiler mi bilinmez. Ama belli bir dönemin insanları için hoş bir anıydı.

Çiftilik işleten Butman ailesinin babası iki oğlu ile odun kesmek için gittiği ormanda bastıran şiddetli yağmur altında ağlayan bir çocuk sesi duyar. Eve döndüğünde beraberinde taşıdığı Georgie adındaki bebek artık hayatlarının bir parçasıdır.Doğduğundan beri çıkarmadığı kolundaki işlemeli şık bilezik kendisi bilmese de geride kalan ailesinden tek yadigardır.Anne Butman'ın her zaman bir adım mesafeli durduğu Georgie aile yanında onların öz kızı gibi büyür. Derken bir gün talihsiz bir kazada babaları hayatını kaybeder. Böylece huzur dolu yaşamları birden bire tuzla buz olur.Aile kimi zorluklarla karşılaşır, ancak üstesinden gelmeyi başarırlar. Georgie serpilip güzelleşirken iki abisi tarafından gizliden gizliye kardeşten öte duygularla sevilir. Anne Butman bunu farketmekte gecikmez. Oğullarının hisleri nedeniyle birbirlerini rakip hale gelince, dahası tüm bunlardan habersiz Georgie Avusturalya'ya demiryolu açılış töreni için gelen ingiliz soylusu Lowell isimli gence aşık olunca kızdan nefret eder. O'nun aileyi parçalayan öfkesinde Georgie kendi karanlık geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktır. 

Bu animenin senaryosu filmlere konu olacak ölçüde yetişkinlere hitap ediyordu. Çizimleri -yapıldığı dönem için- gözalıcı biçimde estetikti. Elbette yayınlandığı tarih orjinal sonu kaldıracak bir devir değildi. Animede, mutlu sonla biten ama sonunda Lowell, Abel ya da Artur arasında ilk aşkını feda edip diğer ikisinden hiçbirini secmeyen ve sevgisini kabul etmeyen bir Georgie kaldı hatıralarımızda. Orjinal sonu -eğer yapılsa idi- hiç süphesiz hafızalarımızdan kazınmazdı. Abel Gergie'nin aşkını kazandığı için mutlu ama sonuda öldüğü için mutsuz olurduk. Ve Georgie'nin Abel'dan olan oğlu ile Avusturalya'ya döndüğü zaman öldü sanılan Arthur'la karşılaştığı sahne güzel bir son olabilirdi. Belli olmaz bakarsınız bi remade daha görürüz.

Burada açıklık getirmek istediğim bir konu var. Georgie'nin ilk görüşte aşık olup uğruna yollara düştüğü Lowell'la İngiltere'de yeniden bir araya geldiği günün gecesi birlikte olduğu hikayesi. Ancak sanılanın aksine ne anime ne de mangada böyle bir konu yok. Peki neden ülkemiz izleyicilerinde böyle bir algı oluştu? Öncelikle bölüm sonu bunu ima eden bir görüntü ile sona eriyordu. Ancak bir sonraki bölümün açılış müziğinden hemen önce verilen özet kısmında Georgie gözyaşları akıtmaya başlayınca Lovell yaptığı "centilmenlik dışı" davranışın farkına varıp duruyor ve kızı sadece öpüp  ayağa kalkıyordu. Ancak bizim kanallarımız neden bilemiyorum ama müziği öncesi özet niteliğindeki bu kısmı yayınlamadan direkt açılış müziği ile animeyi başlattıkları için ülkemizdeki izleyiciler o konuyu birlikte oldular şeklinde yorumlandı. Nette tv çekim, İspanyolca var olan tek versiyonda da sanırım müzik öncesi özet kısım yok. Dolayısıyla bu yanlış algı günümüze kadar uzayıp gitmiş durumda. Sonuç olarak "Önüne çıkan her tiple birlikte olan Georgie" gibi acayip yorumlara denk gelen bir izleyici olarak her halde söz konusu bu durum bizde çoğu zaman yaratılan şehir efsanelerinin gerçeği nasıl da çarpıtarak değiştirebileceğini gösteren iyi bir örnek olsa gerek. 

Marmelade Boy (Bizden hikayeler gibi...)

Anime Adı: Marmalade Boy. ママレード·ボーイ
Türkçesi: Marmelat Çocuk.
Bölüm Sayısı : 76
Yapım Yılı: 1994-1995.
Sinema Filmi: Marmelade Boy The Movie (25 dakika)
Manga: 3 Cilt (Wataru Yoshizumi).

Bizden hikayeler dediğime bakmayın aslında konu öyle acayip biçimde başlıyor ki o kadar da değil artık, ya da önyargıya kapılıp biraz sevimsizce diye aklınızdan geçirebilirsininz. Ancak bence çok da önemli bir ayrıntı değil. Buna takılıp hoş bir animeyi izleme fırsatını kaçırmayın. Sanırım 2005 yılında ilk kez yurt dışında izleme fırsatım olmuştu. Serinin sonunda edindiğim genel izlenim, yapımın dönemi için (1994-1995) hayli sağlam bir konuyla ortaya çıkmış olduğuydu. Shojo türüne yabancı değilseniz bu yapım tam sizlik olabilir. Elbette günümüzdeki anime kalitesiyle kıyaslayarak izlemek doğru olmaz.

Hikaye sıradan bir günle başladığını sanan Miki Koshikawa'nın kahvaltı masasında anne-babasının boşanma kararını açıklaması karşısında şok geçirmesi ile başlar. Ebeveynleri buna gerekçe olarak tatil için gittikleri Havai'de Matsuura çiftine aşık olmalarını gösterince hiçbir zaman normal bir aileye sahip olmadığını düşünen Miki için işler işinden çıkılmaz bir hal alır. Arkadaşı Meiko'ya yaşadıklarını anlatırken hikaye O'nun gözünden akmayı sürdürür. Akşam fransız restoranında diğer aile ile biraraya gelecek ve böylece Matsuuura çiftiyle resmen tanışacaktır. Öğrenir ki o çiftin Yuu isimli kendi yaşlarında bir oğlu vardır. Durumu kurtarmak için bunu bir şans sayan Miki'nin yemekte biraraya geldiklerinde fazlasıyle yakışıklı bulduğu çocuk hakkında edindiği ilk izleniminse tam bir hayal kırıklığıdır. Oluşan bu saçma duruma engellemek için güçlü bir müttefik olacağını düşündüğü Yuu beklentilerini tuzla buz eder, olayları umursamaz ve kabullenmiş görünür. Böylece O da ailelerinin kararını en azından şimdilik onaylamak zorunda kalır. Sonrasında ise ebeveynlerinin aldığı bir diğer acayip karar doğrulltusunda birararada yaşayabilecekleri geniş bir eve taşınırlar. Miki'nin okuluna transfer olan Yuu alaycı ve umursamaz tavırlarına karşılık aslında son derecede düşünceli ve ilgili bir gençtir. (Bu noktada seriden ayrı yapılan bir bölümlük Oav'ın da izlenmesini önermem gerek.) Günler biribirini izlerken Yuu ve Miki için adım adım yakınlaşma kaçınılmaz olur.

Hikayenin doksanlı yıllarda geçtiğini göz önüne aldığımızda  karakterlerin geniş kesim ve üst kısmı oldukça iri gösteren kıyafetleri zaman zaman hayli gülüç gelebilir. Yetişkin erkekler bol pantolon ve gömlekler giyerken genç kesim rahatsız edici ölçüde zayıf gösteren pantolonlarla arz-ı endam ediyorlar. Özellikle Meiko ve Arimi'nin elbiselerini tasarlayanlar hoş bir iş çıkarmışlar. Ayrıca  Miki'nin saç stilinin arada bir değişmesi güzel olmuş. Bir diğer ayrıntı karakterlerin haberleşme amaçlı seride sıkça kullandıkları şimdinin neslinin gülünç gelebilecek nesneler. Tamaguchi'lerin çıktığı dönemi anımsayan biri olarak Marmalade Boy'un yapım yılları Japonya'da tetris görselliğindeki bu tip oyuncakların patladığı bir döneme denk geliyordu sanırım. 

Uzakdoğuya özgü yapımlarda ilişkileri gösteren şemalara sıkça rastlanır. Bu seri de hayli kalabalık karakter listesiyle takipçilerine benzer tablolar yaptırmaya yöneltmiş. Uzun süre önce edindiğimi bu tip bir resimde karakter imgelerini elimdeki görüntülerden keserek yeniledim. Ancak seriyi ağız tadıyla izlemek isterseniz bu tabloya seriyi bir süre izledikten sonra iyice incelemenizi öneririm.


Marmelade Boy, toplam 76 bölüm. O dönemde animelerde pek sezon ayırımı olmuyordu sanırım. Amerika'da geçen kısmı 2.sezon olarak kabul edebiliriz. İkinci sezon da ilki kadar başarılıydı ancak zaman zaman gereksiz bölümler eklenmiş gibi hissetmiştim. Animede güzel arkafon müzikleri ve başta  bölüm içi şarkılardan Saigo no Yakusoku olmak üzere (tam bir arabesk havasında ve ağlatan türde... Ve itiraf ediyorum bir ayrılığın geçtiği bölümde ilk kez çaldığında ben de ağlamıştım:) hoş şarkılar var. Zamanında 2 cdlik bir şarkı albümü ve 2 cd Orijinal Soundtrackt albümü çıkmış.  Çok hoş..

Lady Oscar (Rose Of Versailles)



LADY OSCAR (ROSE OF VERSAILLES)

Bir nostalji anime bloğu açıp bu seriden bahsetmemek olmazdı. Kaç kere üstelik kimi zaman acayip isimler verilerek özel kanallarımızda yayınlanmadı ki?  İzlemek için sabah altı buçukta uyandığımı hatırlarım:) Uykumu bölüp yaptığım fedakarlığı düşününce şimdi beni gülümsetiyor. Ancak eskiden tv dışında internet gibi bir seçeneğe sahip olmayan bizler için ekranda boy gösteren her anime bir nimetti. Bazılarının tekrarı da rahatsızlık vermiyordu.  

Genelde izlemek isteyenlerin keyfini kaçırmaktan kaçınmak adına aslında seri hakkında fazla bilgi verme taraftarı olmasam da fikir sahibi olmayıp konusu ne ile ilgili diyenleri aydınlatmak adına birkaç satır yazmadan geçmekte istemedim.

Kraliyet üst düzey askerlerinden soylu General de Jarjayes, altıncı çocuğunun doğumunda sabırsızlıkla beklediği varisi kucağına alacağını umarken kendisine yine bir kız çocuğu dünyaya geldiği haber verilince büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Ancak birkaç dakika sonra kollarındaki bebeği havaya kaldırır ve Oscar Franchois adını verdiği bebeği oğlu olarak yetiştireceğini açıklar. Bu karar  altın saçlı bebeğin tüm hayatını değiştirecektir.

Fransa kralı 15. Louise, Avusturya ile devam eden savaşı sona erdirmek istemektedir. İki ülke arasındaki dostluğu perçinlemek adına Avusturya Prensesi Marie Antuanette ile torunu Fransa veliaht prensi ile  Louis Auguste'un evlenmesine karar verilir.

Dadısının torunu Andre  Grandier ile büyüyen Oscar bir erkek gibi giyinir ve erkek gibi davranır. 15. Louis'in buyruğu ile 14 yaşına girdiğinde kraliyet muhafız alayı komutanlığına seçilir. Görevi kabul etmek istemeyen Oscar babasının emrine karşı çıkar. Aslında Paris'e gelecek olan veliaht prensesin bakıcılığını yapmak istememektedir. Ancak emrin geldiği yer ailesini zor duruma bırakacağı için hakkında verilen karara uymaktan başka seçeneği de yoktur.

Paris'e geldiği gün meydana gelen kaçırılma girişiminden kurtarmasının ardından Oscar ve veliaht prenses arasında dostluk bağları gelişir. Oscar saray hayatına adım atarken Antuanette zengin ve refah içinde tasasız bir hayatın pırıltılı dünyasında kaybolur. Antuanette  saray entrikaları için fazlasıyla toydur. 15. Louise'in  metresi ile devam eden uzun soluklu güç savaşında Oscar tarafından korunsa da çevresindekilerin etkisinde kalmaktan da kurtulamaz. Öte yandan evliliğinde hayal ettiğini bulamayan Antuanette bir gece katıldığı maskeli baloda yakışıklı İsveç Kontu Hans Axel Von Fersen'e aşık olur.


Oscar, Fersen'le konuşup buna engel olmak istese de başaramaz. Öte yandan kendisi de kaçınılmaz biçimde konta aşık olur. Ancak umutsuzca fark eder ki Fersen de prensesin duygularına karşılık vermiştir. Hislerini kalbine gömmeyi seçer. Geleceğin Fransa kraliçesi ile bir hayatı olamayacağını çok iyi bilen Fersen de bağımsızlık savaşı devam eden Amerika'ya gidecek gönüllü Fransız subaylarını komuta etmek üzere Paris'ten ayrılarak sevdiği kadında uzaklaşmaya karar verir. Kararı sadece Antuanette'i değil Oscar'ı da derinden sarsar.

Paris'in arka sokaklarında ise başka hikayeler vardır. Rosalie, Jeanne ve anneleri  sefaletin eşiğindeyken saray sadece kendi içindekilere değil Polignac ailesi ve daha birçok dalkavuğa da zenginlik sunmaktadır. Ayrıca artık yıllar sonra patlak verecek olan devrimin önderi simalar fikirlerini canlandırmaya başlamıştır. Yine sadakatini sunduğu ve sevdiği kraliçeye rağmen  ülkede bazı şeylerin yolunda gitmediğini fark eden Oscar gibi ender soylular da vardır.


Maskeli bir soyguncunun zenginleri hedef alan saldırılarını araştırmaya adayan Oscar arkasında güçlü simaların rol aldığı tehlikeli bir oyunun içine çekilir ve bu hengamede kendisini korumak isteyen Andre bir gözünü kaybeder. Fransa'da değişim rüzgarının ufak ufak kendini belli ettiği sıralar aradan geçen yedi yılın ardından Fersen  Paris'e döner...O sırada Oscar'ın görülmeye değer sevincini izleyen bir başka göz, hislerini tıpkı sevdiği kadın gibi uzun yıllardır gizleyen uşağı (yaveri yada her neyse...bu karaktere o sıfatları koymaktan hoşlanmıyorum:) Andre'dir. Uzun sohbetin ardından Oscar geçen zamanın Fersen'in duygularını değiştirmediğini anlayamaz ya da anlamak istemez. İlk kez kendini bir kadın gibi hisseder. Kadın gibi giyinerek ama kimliğini gizleyerek kraliyet balosuna katılır ve Fersen'le dans eder... Dans sonunda doğru kendisini "değer verdiği arkadaşı" Oscar'a benzeten, bunu belli eden sözler söyleyen ve en nihayetinde yaşadıkları anlık yakınlaşma sonrası tanır gibi görünen Fresen'den kaçarak baloyu terk eder...

Karşılıksız aşkların gölgesinde mutlu olabilen tek çift sanırım Kraliçe Antuanette ve Fersen. Tabii o da göreceli. Ne de olsa ilişkilerini gizli tutmak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadırlar. Özellikle Oscar'ın Fersen'e  aşını itiraf etmek zorunda kaldığı sahneler  ve geri planda  Andre'nin çektiği acı görülmeye değerdir. Tabii bir de aşkını itiraf ettiği bölüm fazlasıyla sarsıcıdır. Yapım yılı düşünülecek olursa dönemine göre hele de Türkiye'de bazı sahneler izleyenleri hayli şaşırtan cinstendi:) Seri sadece konu örgüsü için bile izlenmeye değer. Ancak yapım yılı itibariyle günümüz animelerinin kalitesini ararsanız düş kırıklığına uğrayabilirsiniz.

Uzun süre önce Lady Oscar'ın bir anime sinema versiyonu olacak diye duymuştum. Bazı kült serilerde görülen seriden alınan sahnlerin teknolojik anlamda yenilenerek sinamalaştırması gibi birşeydi sanırım. Ama hiçbir yerde denk gelmedim. Sanırım yayınlanmadı. İnşallah günün birinde birileri bu seriyi yeniden yapmak ister. Neden yapılmadığını anlayabilmiş değilim aslında. Tabii Sailor Moon gibi bir düş kırıklığı yaşatmaz umarım.

Son olarak Lady Oscar'ın müziklerine değinmem gerekirse, kesinlikle iyi iş çıkarılmış. Açılı ve kapanış müzikleri gayet güzel. Arka fon müzikleri de. Ancak özellikle tüm müzikleri içeren bir albüme denk gelmedim ne yazık ki.

Eskilerden Günümüze Anime'nin Türkiye'deki Serüveni

 
    Hatırlatma: Blogtaki tüm yazıları blog sahibine aittir. Emeğe saygı gösteriniz ve eğer kendi sitenizde vs kullanacaksanız yazılar için lütfen alıntı yaptığınız belirterek blogu link gösteriniz.

Türkiye'de japon çizgi filmi denince hatıra gelen ilk yapım hiç şüphesiz 1980'de yayınlanan Şeker Kız Candy'dir. Pek çoğumuz O'ndan sonra yayınlanan her çizgi filmi "Şeker Kız Candy'ye benziyor" diye tanımlardık. Duyabildiğimiz kadarıyla şarkılarını söylerdik. Böylece ilk anime tanımlamalarımız da oluşmuştu. (Bu arada iinternetteki resimlere aldanıp Candy'yi orada görülen kalitede sanmayın. Günümüz şartlarında çok izlenesi bir seri değil artık.) Japonlar küçük gözlüymüş ve büyük göz hayranı oldukları için bu tip çizgi film karakterler yapıyorlarmış cümlelerini duymayan yoktur herhalde. Bana göre o zamanlar bile saçma gelen bir açıklamaydı. Ama esin kaynağının disney olduğunu öğrenince adam akıllı şaşırmıştım. O zamanlar TRT, drama tarzındaki bu animlerin ulaştığı beğeniyi gözardı etmedi. Sonraki yıllar Candy'i anımsatan tarzı nedeniyle yayınladığı Lady Lady, Lady Oscar, Lady Georgie, Alpen Rose, Hello Sandy Bell, Hana no Roku Lun gibi yapımlarda öne çıkan tüm ana kız karakterler Candy gibi sarı saçlı idi. Hepsi için kullandığımız yegane tanım Candy'e benzeyen çizgi filmdi doğal olarak. Yayın saatlerinde sokaklar boşalır, kuzu kuzu evlerimize giderdik. Editörü olduğum bir siteden mailime ulaşan bir anime-sever annesinin bir zamanlar TRT'de izlediği ama sonunu bir türlü öğrenemediği Candy hakkkında bilgi verip veremeyeceğimi sormuştu. Yapabildiğim ölçüde hikayeyi anlatmıştım. Doğrusu dönüp bakınca cidden uzun zaman geçmiş. Bir dönemin şanslı neslinden sayıyorum kendimi. Tek kanallı zamanlarıdan geldik ama herkese hitap eden o yayınlar fazlasıyla doyurucuydu.

Doğrusu dönüp bakınca cidden uzun zaman geçmiş. Bir dönemin şanslı neslinden sayıyorum kendimi. Tek kanallı zamanlarıdan geldik ama herkese hitap eden o yayınlar fazlasıyla doyurucuydu. Çocukluk yıllarımda izlediğim animeler ve 90'lı yıllar çok farklıydı. Pazar günü western sinemalarını bile ailece izlerdik. Aynı şey tv programları, diziler ya da çizgi filmler için geçerliydi. Anime diye bir kavramın bilinmediği o dönemlerde çizimleriyle dikket çeken iri gözlere sahip karakterlerin doldurduğu ve her gün konusunu sadece bizim değil anne babalarımızın da takip ettiği 25 dakikalık maceraları yaşayabilmek adına şahsen ben mahallemdeki pekçok çocuk gibi oyun oynayabileceğim bir saate evimin yolunu tutar ve bundan hiç de şikayetçi olmazdım. Şeker kız Candy'nin ya da Georgie'nin bitmek bilmeyen dramı ve Zentraldi saldırısı altındaki dünyayı kurtarmaya gönüllü Rick Hunter'ın ünlü bir yıldız olma hayalleri kuran uçarı kız Minmay'in peşinden koştuğu Robotech arasında konu yelpazesi giderek değişen o yapımları izlerken adım adım zevklerimiz de renklenir oldu. Eskiler neden güzeldi? Kanal seçeneği yoktu belki ama yayınlarda herkese hitap eden birşeyler vardı. Sonra zaman geçtikçe animeler de yozlaştı. Artık şöyle zevkle oturup sonuna kadar izlemeye değer birşeyler bulamıyoruz. Eskiler de olmasa geriye ne kalırdı ki seyirlik?

Bbg evi ve türevleri neyseki sona erdi. Ne kabus bir dönemdi... Her kanalda ayrı bir popstar yarışması türemiş, beğeniden uzak acayip tipleri ve yorumlarını izlerken kriz geçirir hale gelmiştim. Aslında mecbur kalmadıkta uzağında durdurdum zaten. Özellikle şarkıcı seçen o garip programlar insanın tahammül sınırlarınız zorlar nitelikteydi. Gerçi o tuhaf yarışmaların benzerleri hala devam ediyor ama neyseki birden fazla kanalda yayınlanmıyor. Asmalı Konağa karşı o hafta için tv'de yayınlanan bir sinemayı izlemek istediğim için ünivesite okumaya gelmiş ama beyni bezelye kadar gelişmemiş bencil ve terbiyesiz bir oda dolusu insanla karşı karşıya gelip hayli seviyesiz ve sevimsiz bir laf dalaşına sürüklenmek istenmiş, sabrımın sınırlarını zorlamıştım. Sabahın 06:30'nda Rurouni Kenshin izlemek için sessiz sessiz odamdan süzülüp bir fincan sıcak kahve ile tv odasında soluğu alır ve kimi zaman da tv başında çizgi film izlerken yurt ahalisine yakalanırdm. O zamanlar ekranlarda yine az da olsa anime görmek mümkündü.

Şimdilerde bunca kanala rağman siz de benim gibi Tv'de izleyecek birşey bulamayanlardan mısınız? Sıradan ve biribirini tekrar eden programlar fazla seçenek sunmuyor. Bir program beğeni kazanınca sanki 75 milyonun tümünü kapsamak zorundaymış gibi diğer kanallarca tekrar ediliyor ve adeta izlenmesi için dayatılıyor. İnsanın böyle zamanlarda şahsi bir arşiv oluşturabilmesi bu anlamda bir nimet. En azından şiddet içeren çizgi filmler ekranlardan uzaklaşmış gibi gözüküyor. Bir zamanlar bu anlamda kaliteli ve çeşitli program örnekleri veren TRT dahi eskiden sunduğu bazı yapımlar için yeni lisans antlaşmaları imzalanacağını vaadetmesine karşın sessizliğini koruyor. Ekran sayısını arttırmasına ve hatta bir çocuk kanalına sahip olmasına rağman eski kalitesini aratıyor ve yeni neslin artan ilgisini görmezden gelip anime yayınına kayıtsız kalmayı sürdürüyor. Burada en önemli etken hiç şüphesiz ülkemizde var olan genel kanı doğrultusunda "çizgi filmleri çocuklar içindir" yayın anlayışının aradan geçen yıllara rağmen değişmeyişidir.

80'Lİ YILLARA TÜRKİYE'DE ANİME

Türkiye'de japon çizgi filmi denince hatıra gelen ilk yapım hiç şüphesiz 1979'da yayınlanan Şeker Kız Candy idi. Pony Evi isimli bir yetimhanede büyüyen Candy'nin dramatik hikayesi varlıklı Leagan ailesi tarafından istendiğini öğrenmesi ile başlıyordu. Candy bir evi olacağı ümidiyle çıktığı hayat yolculuğunda umduğunu bulamıyor ve hayli zorbaca sayılacak davranışlara maruz kalıyordu. Ancak bir süre sonra tüm hayal kırıklığına rağmen yine aynı çevreden Audrey ailesine mensup Anthony, Alistair ve Archibald ile tanışıyor ve üç delikanlının yakın ilgi ve koruması ile nisbetten daha rahat zamanlar geçiriyordu. Dönemi açısından ve elbette çizgi film olarak hayli şaşırtıcı sahneler içerdiği düşünülürse TRT'nin sansürüne uğramış olması da muhtemeldi. Pembe dizi hikayelerini aratmayan konusu ve uzunluğu ile o dönem jenerasyonu çocuklarının yanı sıra yetişkinlerinin de hafızasında yer etti. Yapım Japonya'da sürerken manga çizeri ve senaristi arasında meydana gelen anlaşmazlık ikili arasında uzun süre devam eden hukuk savaşına dönüşerek mahkemeye taşınmış en nihayetinde Candy Candy serisi 115 bölümle sona erdi. Sonraki yıllar ülkemizde özel kanallar bu animeyi pek çok kez tekrar etmişse de mahkeme süreci nedeniyle TRT haricinde hiçbir yer sonuna kadar yayınlamadı.


1984 yılında TRT'de gördüğümüz bir diğer anime Georgie idi. Avusturalya'da geçen öyküde Butman ailesi tarafından bulunan ve büyütülen Georgie, serpilip güzelleştiğinde önce Sidney'e gelen Londralı yakışlı soylu Lowell'a aşık oluyor ardından da iki ağbeyi tarafından sevildiği anlıyor ve aslında bir sürgünün kızı olduğu gerçeği ile yüzleşiyordu.Yayınlandığı yıllar için hiç şüphesiz hayli cesur sahneler içeriyordu. TRT sansür ilkesi özellikle -çizgi filmlerin çocuklar için yapıldığını düşünen bir ülkede- kesinlikle doğru bir mekanizma idi. 90'lı yıllarda Show Tv'nin sansürsüz yayınladığı sahneler hayli şaşkınlık yaratmıştı. Ülkemizde Marmara depreminin yaşandığı 1999 yılı Georgie'yi bu kez yine bir TRT kanalı olan TRT 2 kanalında tekrar izleme fırsatı bulmuştuk


80'ler ülkemizin TRT'nin sayesinde dev robotlar ve uzay gemilerinin savaşlarını konu alan bilimkurgu yapımlarla tanıştığı yıllardı. Voltron, Laserion, Robotech gibi anime bilmkurgu dizilerin yanında 2000'li yıllarda televizyon serisi halinde yeniden yapılan Baldios, Cybor 009 gibi sinemalar o dönem ekranlarda yer aldığında sadece çocuklar değil büyüklerce de beğeniyle takip edilmekteydiler. ABD'nin yayın haklarını satın aldığı Robotech'te, Zentraldi saldırısı alltındaki insanoğlu Macross adı verilen dev uzay gemisi ve pilotlarının mücadelesine tanık oluyor ve bu pilotlardan biri Rick Hunter tarafından kurtarıldığında kaçınılmaz biçimde O'na aşık olan Lynn Minmay galaksiler arası üne kavuşurken söylediği ingilizce şarkılarla iki düşman ırkı da barışa kavuşuyordu. Bu arada Robotech, ülkemizde ciddi bir hayran kitlesine erişirken anavatanında Macross adıyla devam etmiş, sayısız yan seri ve sinema ile takibi zor bir uzunluğa ulaşmıştır.



TRT, günümüzde animenin en büyük ustalarından biri kabul edilen Oscarlı Yönetmen Hayao Miyazaki'nin de ekibinde yer aldığı Nippon Animation şirketinin yaptığı ve çocukluğumuzda bir çoğumuzun kitaplarını okuduğu, Heidi (Alp no Shojo Heidi), Pollyanna (Polyanna Monogatari) Anne of Greengables (Akage no Anne), Marco (3000 Leagues in Search Of Mother Romeo), A Dog Of Flanders (Flander's no inu), Little Princess Sara, Little Woman, My Dady's Long Legs (Watashi no Ashinaga Ojisan) Ashita no Nadia gibi sevilen çocuk klasiklerinin büyük bölümünü ekranına taşımıştı.


Ayrıca yine Remi: Nobady's Boy (Le Naki Ko Remi), Lady Oscar (Versailles no Bara), Lady Lady, Hello Sandy Bell (Çiçek Kız), Hana no Ko Lun Lun (Cici Kız), Kinpatsu no Jeanie, Treasure Island, Mahou Shoujo Chikkuru, Paris no İsabelle gibi bir çok animeyi izleyicilerin beğenisine sunmuştu. Şimdi bakınca anlıyorum ki o zamanlar izleyicilerin taleplerini gözardı etmeyen bir yayın kanalıymış.


90'LI YILLARDA TÜRKİYE'DE ANİME

90'ların başında konuları kaliteli ve uzun soluklu yapımların üretildiği Japonya'da aynı zamanda anime tarzındaki belirgin değişimin başladığı yıllardır sanırım. Ülkemizde ise TRT sayısı azalsa da Susam Sokağı'nın da dahil olduğu Tatil Ekranı adlı çocuk kuşağında yarım kalan Portakal Yolu (Kimagure Orange Road) ile dram ve romatizm yüklü öyküler içeren Dağ Gülü (Alpen Rose), Köstebek Kardeşler (Mock and Sweet), Küçük Prenses (Little Princess Sarah) gibi anime örneklerini sunmaya devam ediyordu.



Aynı dönem önce Star Tv'nin ardından Show Tv ve Kanal D yayın hayatına adım attılar. Show Tv Hello Sandy Bell (Çiçek Kız), Tatlı Cadı (Mahoutsukai Sally), Aoiki Densetsu Shoot, Goal gibi çoğu TRT'de yayınlanmış animelerin yanında ilklere de yer verdi. Clamp yapımcılığa ait farklı tekniği ile dikkat çeken fantastik türdeki Magic Knight Rayearth'ın tamamını, basketbol temalı ve komedi tarzındaki Slam Dunk ile Japonya' da yayınlanan ve hala devam eden en uzun soluklu serilerden biri olan polisiye tarzındaki Dedective Conan'ın bir kısmını yayınladı. Yeni anime tarzı artık bu yapımlarda kendini belli ediyordu. Sözgelimi o zamanlar alışık olmadığımız nitelikte çizgileri, mavi ya da yeşil gibi festival havasındaki rengarenk saçları kabullenmekte zorlanmıştım. (Şimdiki animelere bakınca o günleri mumla arıyorum tabii o ayrı:)



Kanal D açıldıktan kısa bir süre sonra Türkiye'de çizgi filme bakış açısını değiştirecek nitelikte farklı bir yapımı, uzay soap operası tarzındaki Legend of The Galactic Heroes'un ilk sezonunu, yayınladı. Serinin devamı yapım aşamasındaydı ve sonraki yıllar pek çok yapım gibi ne yazık ki O da devam etmedi. Tumbellina, Kaze no Naka no Shoujo Kinpatsu no Jeanie, Kaptan Tsubas, Little Men: Jo's Children'ın yanı sıra Candy Candy gibi tekrar yapımlar ile yine Red Baron ve Monster Ranger, bu kanaldaydı.

Şimdi yayın hayatında yer almayan Kanal 6'da eski animelerden Lady Oscar ve Deity (God Mazinger), Ctv'de Mahou no Creamy Mami, HBB'de Dolbuk'u izlemiştik. Star Tv'de ise abartı sayılacak tekrarlarla Srikets (Ashita no Frikik) ekranlardaydı ama nedendir bilinmez hep yarım kalırdı. Sonuna kadar da sanırım çok az sayıda yayınlandı. Doksanların sonu ile ikibinli yılların başı fantastik yapımların birer ikişer öne çıktığı yıllardı. TRT, Sihirli Kurdela (Himechan No Ribbon) ve Tılsımlı Gelinlik (Wedding Peach)'in tamamını, Star Tv One Piece'in, ATV'de ise Sailor Moon ve Dragonball'ın bir kısmı yayınlandı.



2000'Lİ YILLARDA TÜRKİYE'DE ANİME

2000'li yıllar animenin televizyon kanallarında kısır döngüsü halini aldığı zamanlardı ve hala da durum değişebilmiş değil aslında. Milenyumun başında, bir kısmı yerel olmakla birlikte, özel kanalların sayısı yüzü aşmış durumda. Ancak anime seçiciliği diye bir kavram neredeyse kalmadı. Gariptir ki Amerika ve Avrupa'da yayında iken sakıncalı görülüp kaldırılan Pokemon ülkemizde bu gerçek gözardı edilerek ekranlarda yer aldı. Onunla başlayan furya Yu-gi-oh ve Digimon'la sürdü. Zararları tartışılırken özel kanallar alternetif aramak yerine ekranlarda boy gösteren bu tuhaf yapımları biribirlerinden alıp yayınlamayı tercih ettiler. Böylece yarı fantastik ve garip yaratıkların savaştırıldığı -çocuklara yönelik- ama aslında onlara hiç uygun olmayan yapımlar biribirini izledi. Bu süreçte Star Tv içeriği biraz sakıncalı da olsa -makul bir dublajla kamuflaj uygulayarak- bir diğer Clamp yapımı Card Capture Sakura'yı, Kanal D ise anime takipçilerini şaşırtarak iki başarılı yapımı ekrana taşıdı. Bunlar dünyada dört bölümlük Oav Samurai X ile büyük beğeni toplayan uzun soluklu televizyon serisi Rurouni Kenshin:Legend of the Kyoto ve Taiho Shichauzo (Hızlı Polisler) idi.



TRT'nin tercihi ise Sailor Moon'dan yanaydı ve izleyici kitlesinin fazlalığı göz önüne alındığında kesinlikle doğru bir karardı. Ancak seçimi yapanların iki yüz bölümlük bu anime ile ilgili gözden kaçırdığı birkaç ayrıntı vardı. 3. sezonunda eş cinsel eğilimli iki karakter ile 4.sezonunda da erkek iken savaşçıya dönüştüklerinde kadın olan 3 diğer karakteri barındırıyordu. Öyleki dublajı yapan sanatçılar kadın mı erkek mi hangi sesin kalıcı olması konusunda karar verirken zorlanmışlardı. Bu yüzden TRT genelde ekrana taşıdığı serileri sona erdirme ilkesine sahip tek kanal olmasına rağman hayli geçerli görünen sebeplerle Sailor Moon'u yarım bıraktı. Ancak yurtdışı da dahil olmak üzere serinin devamı için yoğun talep gelince duruma kayıtsız kalamadı. Böylece ATV'nın yetmişli bölümlerden sonra devam etmediği kısımlar da dahil tüm bölümler zaman zaman küçük sansürlere maruz kalsa da ekrana geldi. TRT'nin yayınladığı diğer animeler ise şunlardı. Puchipuri Yuice, Bottle Fairly Sugar'ın yanı sıra Miyazaki'nin ekol haline gelen anime sinemanın en iyi örnekleri arasında sayılan Kiki Deliver Service, Laputa Castle in the Sky, Oscar ödüllü Spirit Away ve kendisi gibi anime yapımcısı oğlu Goro Miyazaki'nin fantastik kurgu serisinden uyarladığı Yerdeniz Öyküleri (Gedo Senki).


Animeler konusuda en beklenmedik ve umut vaadedici çıkışı yapan hiç şüphesiz MTV müzik kanalıydı. Orijinal dilinde ve Türkçe altyazıyla ekrana getirdiği animeler tıpkı ABD'deki Adult Swim çizgi film kuşağında olduğu gibi akşam saati başlıyordu. Basilisk, Samurai Champoo, Helsing, Last Exile gibi türünün iyi örneklerinden yayınladığı animeler Türkiye için ilk bakışta bir devrim sayılacak türdendi. Ancak yayınlara gereken özenin gösterilmeyip bölümlerin tekrar edilmesi, animeler arasında yorumcu sıfatıyla ekranda konuşmaktan aciz, üç şahsiyetin sohbet etmeye çabalayışı insanı canından bezdirecek ölçüde rahatsız ediciydi. (Yapılan işe ve emeğe saygım sonsuz ama seçim cidden kötüydü.) Kanalın internet sitesinde duyurulan ya da izleyicilerin özlemle beklediği yeni yapımlar da bir türlü gelmedi.



2010 yılında Yumurcak TV'nin yeni yapım animelerden iki iyi seçimi Kaze no Shojo Emily ve Remi: Nobady's Boy's ile bir Sefiller uyarlaması Les Misarebles: Shojo Cozette'in kaçıncı olduğunu anımsayamadığım ölçüde tekrar ederek yayınlıyordu. (Çizgi film yayınlayan kanalların sayısı artınca ekranda anime görebiliriz umudumun filizlendiği o dönem, Trt ile beraber Yumurcak Tv'ye -bu iki animeyi de içeren birkaç anime önerisinde bulunduğum- birer mail atmıştım. Yumurcak yayıncıları bu maili dikkate alarak mı seçim yaptılar bilemiyorum ama ekranda her iki önerimi de görünce hayli şaşırmıştım. Tabii kanalın tarzı düşünülecek olursa ekrana taşıyabileceği anime türü Nippon Animation'un klasiklerinden ötesi olmazdı sanırım:) Her kanalın yayın ilkesi doğrultusunda yaptığı seçimlere saygım sonsuz.Artık animelerde işlenen konuların ahlak ölçütlerimizi zorladığı da bir gerçek. Ancak Kaze no Shojo Emily'de Elise olarak yazılan karakteri Japonca'da L yerine R kullanıldığı için Japonlar orijinal Japon seslendirmesinde "İruze" diye verirken kanalın okunuş hatasıne düşüp Elise'yi İruze şeklinde seslendirmesi çok garipti. Ayrıca ne de olsa çizgi film sadece çocuklar izler mantığı da devam ediyorken yetişkinlerin beklentileri ve ayrıntılara dikkat edebileceği gerçeği de her zamanki gibi gözardı edilmiş olsa gerek. Herhalde birileri bu konuda bilgi sahibi de değildi muhtemelen. Aynı dönem Kanal 7 ise Gakuen no Alice'i, TNT de yine bir Pokemon türevi gibi gözüken Bakugan'ı izleyicisine sunmuştu. Bu süreçte TRT ise eskiden yayınladığı bazı animeler için lisans antlaşması yapıp bazılarını yeniden yayınlayacağını duyursa da bu sözler laftan öteye gidemedi.
                            
Bir iki sene önce yayın hayatına başlayan KIDZ-ANIMEZ kanalı ekranlarda anime görebilmeyi isteyen izleyiciler için yeni bir umut oldu. Heidi gibi bazıları hariç Deltoro Request, Full Metal Alchemist, D.Gray-man, Death Note, Ghost in the Shell: Stand Alone Complex, Bleach, Naruto gibi birçok animeyi orijinal dilinde ve Türkçe altyazılı olarak izleyiciye sunarken gelecekte kült yapımlar görmeyi bekleyen izleyiciye umut vaadediyordu. Ancak ne yazık ki Sailor Moon ya da D.Gray-man gibi uzun bölümlü animeleri ilk sezonlarıyla sınırlaması büyük bir kayıp oldu. Umarım özellikle diğer kanallarca yayınlanma ihtimali pek de mümkün gözükmeyen uzun soluklu serileri bu ekranda görebiliriz. Ancak nedendir bilinmez ama yayın akışını da uzun süredir güncellemiyor.